“Dolaba ‘değersiz’ dedi… Dolap da bunu biraz kişisel aldı.”
Fevzi, duygularla örülmüş ama taş gibi soğuk kalan koridoru incelerken, geçmişin hatırasını taşıyan antika mobilyaların ağırlığından etkilenmeden edemedi.
Gözleri duvardaki bir tabloya takıldı. Sonsuz beyaz bir boşlukta tek başına duran bir piyano vardı; tuşlarından usulca yükselen notalar havada zarafetle süzülüyordu. Tablo yeni görünse de, ahşap işlemeli çerçevesi ile odanın yorgun ruhuna kusursuzca karışmıştı.
Altında ise Almanca yazılmış bir söz gizemle parlıyordu: “Es scheint einfache, aber starke Noten zu haben.” — Basit ama güçlü notalara sahip gibi görünüyor.
Fevzi, bu sözün yalnızca müziğe değil, belki de bu evin karanlık ruhuna da dokunduğunu hissetti. Tam o an, aklından İhsan’ın bu tabloya ne kadar değer biçebileceği geçti. Estetikten nasibini almamış olsa da, İhsan’ın gözünden hiçbir kıymetli parça kaçmazdı.
Gözleri dikkatle salonu tararken, İhsan’ı koridorun tam ortasında gördü; sanki görünmeyen bir varlıktan saklanır gibi, kamburunu çıkarmış hâlde, her adımını sessizliğe saygı duyarcasına atıyordu.
Tam o sırada, İhsan’ın birkaç adım önünde zemindeki taşlar bir an parladı. Karanlık, tek bir ışıkla açılmış gibiydi. Gözlerini kısarak dikkatle baktığında, o parıltının bir ipe ait olduğunu fark etti.
Kalbi bir an hızla çarptı. Fevzi, parlayan ipi fark ettiği anda vakit kaybetmeden harekete geçti. Hızlı ve sessiz adımlarla İhsan’a doğru ilerledi; İhsan’ın tuhaf biçimde eğilerek ilerlemesi içini huzursuz etmişti.
Omzuna hafif ama uyarıcı bir dokunuşla temas etti. Tam “Dikkatli ol, yerde—” diyecekken olan oldu.
İhsan ansızın boğuk bir çığlık atarak arkasını döndü; gözleri korkuyla büyümüş, zihni ise panikle bulanmıştı. Ani bir refleksle elini cebine attı, silahını çekti ve namluyu Fevzi’ye doğrulttu.
Bir anlığına zaman durdu. İkisinin de gözlerinde aynı anda parlayan farklı korkular vardı; biri ölümün gelmiş olabileceği düşüncesiyle, diğeri ise yanlışlıkla tetiklenebilecek bir trajedinin eşiğinde olmanın dehşetiyle.
Fevzi nefesini tuttu, hızlıca İhsan’ın silahlı bileğini kavradı ve gözlerini kısmadan ona baktı.
Karşısında ölüm yoktu. Onu yere çivileyen dokunuş bir hayaletin eli değil; şaşkınlıkla genişlemiş Fevzi’nin gözleriydi.
Fevzi, sol eliyle İhsan’ın silah tutan bileğini aşağı iterken bir an konuşmadan baktı ona. Bu bakışta ne bir suçlama vardı ne de alay. Sadece aklında yoğun bir soru: “Ne gördün?”
İhsan’ın kalbi boğazına dayanmıştı. Birkaç saniyeliğine olduğu yere çakılı kaldı; sanki kasları hâlâ o buz gibi dokunuşun etkisindeydi.
Gözleri hâlâ tedirgince etrafa kayarken, zihni o siyah karaltıya anlam arıyordu. Elini gevşekçe indirdi. Nefesinin ritmi hâlâ bozuktu; göğsü sanki içine sığmayan bir paniği dışa itmeye çalışıyordu.
Fevzi, onun gözlerinin içine bakarken başını hafifçe yana eğdi. “Bu kadar korkutucu olan neydi?” der gibi sessiz ama sabırlıydı.
Tuhaf bir şekilde, o an İhsan kendini çocuk gibi hissetti. Suçüstü yakalanmış ama azar işitmemiş bir çocuk gibi.
Aralarındaki kısa sessizlik, koridorda asılı duran geçmişin yankılarını bile bastırmıştı.
Fevzi’nin şaşkın bakışları hâlâ yerindeyken, ortamı saran sessizliği bozan yine İhsan oldu. Üzerinden geçen şok dalgasına rağmen, bozulmamış bir rahatlıkla “Ne oldu?” diye sordu; sanki az önce refleksle silahını çekip arkadaşına doğrultan kendisi değilmiş gibi, tüm bu karmaşanın ortasında en normal kişi oymuş gibi davranıyordu.
Fevzi, az önce yaşanan tuhaflığın üzerine pek de şaşırmış gibi görünmeyerek, soğukkanlı bir ifadeyle, “Dikkatli olman gerek,” dedi; sanki bu tarz şeyler artık onun için olağanın bir parçasıymış gibiydi.
İhsan, arkasındaki boş koridora göz gezdirdi; hiçbir şey göremeyince yüzünü tekrar Fevzi’ye çevirdi ve biraz da alayla karışık bir ifadeyle, “Neye dikkat edeyim ki?” dedi.
Fevzi, bu kez lafı uzatmadan elini uzatıp yere doğru işaret etti. Sesi sert ama sakindi: “Şuna.”
İhsan, Fevzi’nin işaret ettiği yöne bakınca birkaç adım ötede duran eski bir dolabı fark etti. Gözlerini birkaç saniye üzerinde gezdirdikten sonra başını çevirip, umursamaz bir ifadeyle, “Eski püskü bir şey işte... Ne kıymeti var ne de tehlikesi,” dedi.
Fevzi, sabrının tükenmeye başladığını hissederek derin bir iç çekti. Sessizliğini bozmadan cebinden çakmağını çıkardı ve başparmağıyla yavaşça çevirmeye başladı.
İhsan, göz ucuyla ona baktı; kafasında tek bir düşünce dönüyordu: “Bu adam kesin delirdi...”
Fevzi, bir saniyeliğine İhsan’a baktı. Ardından dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz bir tebessümle mırıldandı: “Eski ve tehlikesiz, öyle mi?”
Çakmağı, az önce fark ettiği dolabın aralığındaki ipe doğru fırlattı. Ardından gelen tetik ve patlama sesi tüm koridorda yankılandı. Dolaptan fırlayan birkaç saçma, tam karşı duvarı delerek geçti.
İhsan ani bir refleksle geri çekildi, gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Gergin sessizliği yalnızca kalp atışları bozuyordu.
Tam o sırada, koridorun diğer ucunda etrafı dikkatlice inceleyen Davut, patlama sesiyle irkildi. Anında silahına davranıp sesin geldiği yöne döndü.
Gözleri Fevzi ve İhsan’ı seçince tereddütsüz yanlarına doğru koştu.
Davut yanlarına vardığında, dizlerinin üstüne çökmüş, donuk bakışlarla hâlâ dolaba bakan İhsan’ı gördü. Tüm bedeni hafifçe titriyordu. Yanında ise bir eli çenesinde, gözleri hâlâ dolabın aralığını tarayan Fevzi sessizliğe gömülmüştü.
Davut, kalın ve buyurgan sesiyle, “Ne oldu burada?” diye sordu.
Fevzi gözlerini dolaptan ayırmadan, alaycı bir tebessümle cevap verdi: “İhsan, dolaba ‘değersiz’ dedi… Dolap da bunu biraz kişisel aldı.”
Davut, dudaklarında geniş bir sırıtışla İhsan’a baktı. “Yine paçayı yırttın ha, korkak,” dedi ve ardından keyifli bir kahkaha attı.
Fevzi ağır adımlarla dolaba yaklaştı, yere eğilerek çakmağını aldı. Ardından kapağı dikkatlice araladı ve içindeki düzeneğe göz gezdirdi. Bakışları kısa sürede tanıdık bir şaşkınlığa dönüştü.
Fevzi, bakışlarını Davut’a çevirip duraksamadan, “Şuna bir göz atmalısın,” dedi.
Davut yaklaşarak dolabın kapağını tamamen açtı. İçerideki basit kurmalı tüfeği ve ona bağlı yayı andıran ipi görünce kaşları hafifçe çatıldı; yüzüne anlam veremediği bir hayret yerleşti.
“Bunca ihtişamın içinde bu kadar ilkel bir düzenek mi?” dedi Davut, şaşkınlıkla mekanizmaya bir kez daha bakarken.
Ardından koridorun ağır sessizliğini yırtan yankılı, yargılayıcı bir ses yükseldi: “Sessiz olmanız gerektiğini söylemiştim.”
Sesin sahibi, gözleri karanlıkta bile hükmeden Kerem’di. Koridorun başında belirmiş, yankı uyandıran ağır adımlarla sessizliği adım adım çiğneyerek ilerliyordu.
Kerem, İhsan’a doğru yaklaşırken, diğerleri de sanki bir felaketin ortasında kalmış gibi ürkek ama hızlı adımlarla ona doğru yöneldi.
Karşılarına geldiğinde Kerem önce İhsan’a baktı, ardından başını hafifçe kaldırarak Fevzi’nin az önce yanında durduğu dolaba göz gezdirdi. Her şeyi çözmüş gibi bir ifadesi vardı ama yine de sordu: “Neler oluyor burada?”
Kerem’in sesi kızgın ama ölçülüydü. Fevzi, bu sefer işi şakaya vuramayacağını anlayarak hızlı bir iç çektikten sonra durumu kısa ve net şekilde anlattı.
Kerem, Fevzi’nin sözlerini sessizce dinledikten sonra gözlerini yeniden İhsan’a çevirdi.
Bir süre dikkatlice süzdü, ardından kısa ama kararlı bir tonda, “Gelin,” dedi. Ardını dönerek ağır adımlarla geldiği koridora yöneldi.
Fevzi hızla eğilip İhsan’ın koluna girdi ve onu yerden kaldırdı. Davut da diğer koluna destek vererek, üçü birlikte Kerem’in peşine takıldılar.
Kerem, önlerine çıkan geniş, koyu cevizden yapılmış tahta kapıların önünde durdu. Üzerlerinde karmaşık oymalar bulunan bu kapılar, geçmişin ihtişamından bir şeyler fısıldar gibiydi.
Bir an duraksadı, sonra iki eliyle kapıları güçlü ama sakin bir hareketle itti. Menteşelerden çıkan derin gıcırtı, salonda yankılanan ilk ses oldu.
Kapılar yavaşça açıldığında karşılarında yüksek tavanlı, ihtişamlı bir salon belirdi. Tavandan sarkan devasa kristal avize, ortamdaki loş ışığı yüzlerce yansıma halinde duvarlara dağıtıyordu.
Zemin, ayaklarının altında yankı yapan eski taşlarla döşeliydi. Salonun duvarlarını süsleyen tablolar ve yer yer serpiştirilmiş heykeller, buranın yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda bir güç gösterisi olduğunu da belli ediyordu.
Kerem tek kelime etmeden içeri adım attı. Ardından Fevzi, Davut ve hâlâ biraz sendeleyen İhsan salona girdi.
Salonun serin ve ağır havası, üzerlerindeki gerilimi daha da keskinleştirmişti. Her adımda, geçmişin izleriyle dolu bir mekânın içine doğru yürüdüklerini hissediyorlardı.
Kerem, salonun ortasında bir süre sessizce durduktan sonra başını hafifçe çevirerek arkasındaki üçlüye baktı. Bakışları, hâlâ gözleri dalgın olan İhsan’da bir süre takılı kaldı.
Derin bir nefes alarak, bu kez daha yumuşak ama otoritesinden hiçbir şey kaybetmemiş bir tonla konuştu: “Fevzi… Şu İhsan’a bir sakinleştirici yap. Biraz dinlenin. Az sonra konuşmamız gereken şeyler olacak.”
Fevzi başını hafifçe sallayarak cebinden küçük, metal bir ilaç kutusu çıkardı. Camdan gelen loş ışıkta parlayan kutuyu açarken göz ucuyla İhsan’a baktı.
İhsan hâlâ biraz solgundu ama en azından ayakta durabiliyordu.
“Endişelenme,” dedi Fevzi kısık sesle, iğneyi hazırlarken. “Birkaç dakika içinde ne korku kalır, ne yorgunluk.”
İhsan kısa bir anlık tereddüt yaşadıysa da, Fevzi’nin kararlı duruşu karşısında sessiz kaldı.
Davut, salonun kenarındaki koyu renkli deri koltuklardan birini hemen çekip ortaya getirdi ve İhsan’ı nazikçe oturttu. Koltuğun gıcırdayan sesi, salondaki tek yankıydı.
Fevzi eğilip iğneyi dikkatlice İhsan’ın koluna enjekte etti. İlaç vücuduna yayılırken, İhsan’ın yüzü yavaşça rahatlamaya başladı.
Salonun ağır havası içinde kısa bir sessizlik oluştu. Yalnızca dışarıdaki soğuk rüzgârın cama vurduğu hafif uğultu duyuluyordu.
Sakinleştirici damarlarında dolaşmaya başladığında, İhsan’ın omuzları yavaşça gevşedi, göz kapakları ağırlaştı. Vücudu koltuğa daha derin bir gömülüşle teslim olurken, nefesi sakin, derin ve ritmik bir melodiye dönüştü.
İçinde kopan fırtınalar dalga dalga geri çekiliyor; panik, korku ve tedirginlik sessizliğe karışıyordu. Fevzi’nin mırıltıları, Davut’un nefesi, Kerem’in adımlarının yankısı… Hepsi birbirine karışarak uzaklaşan bir rüyanın içinden süzülüyordu.
Gözleri loş salona son bir kez baktığında, her şey buğulu bir camın ardında kalmış gibiydi; silik, belirsiz, anlamsız. Ardından karanlık çöktü; bilinç, derin bir uykunun sessizliğine teslim oldu.
Şimdilik…