"Merak korkudan daha korkunçtur"
Bulundukları bina sanki bir canlıydı; bu uzun koridor da onun omurgasıydı. Geçmişin omuzlarına inşa edilmiş bu taş omurga, melankolik duygular saklayan eski antika eşyalarla döşenmişti. Tavan o kadar yüksekti ki gökyüzünü anımsatıyordu.
Keskin bir hizayla sıralanmış sütunlar, her iki yanda bu ağır vücudu zahmetsizce taşıyabilecek kadar gururlu ve suskundu. Eski dolaplar ve avizeler sanki burada doğmuş gibiydi; yabancı değillerdi, evin hafızasıydılar. Bu koridor, her adımda geçmişin kalbine inmeye hazır bir misafire suskun ama derin bir ağırlama sunuyordu.
Ancak İhsan, ne sütunların suskun gururundan haberdardı ne de antikaların taşıdığı yorgun hatıralardan. Onun gözleri ahşabın ince işlemelerini değil, etiketsiz bir fiyatın ihtimalini tarıyordu. Her bir eşya onun için “değerli bir nesne”ydi.
Bu koridoru, geçmişin kalbine inen bir merdiven olarak değil, cüzdanının içini şişirecek bir hazine haritası olarak görüyordu. Tüm bilincini, cebine girebilecek paraların düşü kaplamıştı. Gözlerini bir avizeye çevirdiğinde, ışığın zarafetini değil, onu kime ve kaça okutabileceğini hesaplıyordu.
Boş gözlerle etrafı incelerken, koridorun ilerisinde bir karaltı ilişti gözüne. İlk başta yüksek tavanın derinliklerinden süzülen ışığın oyunu diye düşündü. Ama tekrar baktığında oradaydı; kararsız bir şekilde titreyen, belirsiz ama yerinden oynamayan bir karaltı.
Sütunların arasındaki varlığı, mekanın yoğun ışığına adeta meydan okuyordu. Ancak ona korku değil, merak yüklüyordu karaltı. Gözlerini kısmıştı; gerçekten bir şey görüp görmediğini anlamaya çalışarak karaltıya doğru sessiz ama dikkatli adımlarla ilerledi.
Aynı anda gölge, kıpırtısızca yoğunlaşarak belirgin bir insan siluetine dönüştü. Karaltı adım adım belirginleşirken, şekli insanı andırıyor ama normalin çok ötesinde, ürkütücü derecede uzun uzuvlara sahip olduğu fark ediliyordu.
Karaltıyı görmek için gözlerini kıstığında, onun neredeyse dalga geçercesine yavaşça el salladığını görür gibi oldu. Zihni sisle kaplıydı; başka bir zaman olsa çoktan arkasına bile bakmadan kaçmış olurdu. Ama şimdi, onun için olağanın dışı garip bir dinginlikle, sessizce o karanlık noktaya doğru ilerliyordu.
İhsan pür dikkat ilerlerken, yukarıdaki avizenin kristallerinde dans eden bir ışık gözünün ucunda kıvılcımladı. Tüm dikkatini çeken o karaltıdan bir anlık da olsa kopmaktan rahatsızlık duyarak başını tavana çevirdi. Işığın titrek yansımaları, tavanın girintili çıkıntılı yüzeyinde garip şekiller çiziyordu.
Gözlerini tekrar yere çevirdiğinde, demin orada duran silüetin yerinde şimdi yalnızca boşluk vardı. Çıplak, soğuk ve sessiz bir boşluk. Göz kapakları titredi, yutkundu. Ne gördüğünden, daha önemlisi ne görmediğinden artık emin değildi.
Gözlerini daha da kıstı ve içini ürperten boşluğa doğru ilerlemeye devam etti. Adımları, sanki zemine dokunmuyormuşçasına tüy kadar hafifti. Ama içindeki ürperti her adımında buz gibi bir soğukluk bırakıyordu.
Her adımda hem yaklaşıyor hem de uzaklaşıyor gibiydi karaltıdan. Aniden tüm bedeni kaskatı kesildi. Arkasından gelen eli görebilecek kadar dikkatli değildi ama, dokunuşu hissedebilecek kadar ayıktı.
O soğuk dokunuş, buzdan değil, adeta ölümün parmak izinden çıkmış gibiydi. Nefesi ciğerine saplandı; birkaç saniyeliğine zaman dondu kendisiyle birlikte. Gözlerini hızla, hâlâ ürpertiyle titreşen boynuna uzanan o noktaya çevirdi.
Gerçekten orada bir el olabileceği düşüncesi, o ana dek zihninin kıyısından bile geçmemişti. İçini saran soğuk panikle bağırarak kendini bir adım geriye attı, cebinden silahını bir hamlede çıkarıp dönerek tetiği ölümün yüzüne doğrulttu.