"Bu kalem ve defter ne arıyor ki burada?" -Elif Yılmaz
Sizin için daha iyi bir giriş yazmak isterdim. Ama şu an zihnimi ve duygularımı toparlayabildiğim kadarıyla bu kadarı mümkün oldu. Umarım bu, kalbinize ulaşmak için yeterlidir.
Sanırım hikâye akışı ve anlatının dinamikleri konusunda henüz yeterince tecrübem yok. Yani bu satırları okurken iyi bir yazar olmadığımı düşünebilirsin. Çünkü hayatım boyunca yazarlığa karşı büyük bir hevesim oldu; ama dürüst olmak gerekirse, derste sıkıldığım anlarda yazdığım birkaç cilalı cümle yığını dışında tamamlanmış hiçbir eserim olmadı.
Yine de senin için elimden geleni yapacağım, sevgili okurum. Bu yüzden —eğer mümkünse— kana bulanmış bu kâğıt yığınını en yakın zamanda bir yayınevine götürmeni ve bir kitaba dönüştürmeni istiyorum. Elbette kendi hayatımı anlatacağım için sana çok kıymetli görünmeyebilir. Yine de belki bazı kütüphanelere bırakılmak üzere birkaç adet basılabilir.
Hem kim bilir… Belki de hikâyem gerçekten ilgi görür ve yayınevi, bir ücret karşılığında bu metni basmak ister. O durumda, hiç düşünmeden sana teklif edecekleri o mütevazı ücreti kabul edebilir ve bu eserden kâr edebilirsin. Merak etme, sevgili okurum, senden kendi payımı istemeyeceğim. Gönlünce harcayabilirsin.
Bunu söylerken çok mu kibirli görünüyorum acaba? Eğer öyle hissettirdiysem, gerçekten özür dilerim. Bulunduğum durumda, parçalanmış düşüncelerimi ve dağılmış duygularımı toparlamak bile yeterince zor. Üstelik zar zor görebiliyorken sana bunları anlatmaya çalışıyorum.
Aslında doğru olan, senin anlayış gösterip bu, biraz umut ve biraz da kibir taşıyan cümleleri sakin bir şekilde okuman olurdu. Ama sabırsız olabileceğini de düşünmem gerek; biliyorum. Açıkçası ben de pek sabırlı biri değildim. Ancak hayat, bizi soktuğu bazı durumlarda sabretmek dışında bir seçeneğimizin olmadığını gösterebiliyor.
Sanırım hikâye akışını biraz bozuyorum. Ama şimdi fark ettim ki henüz tanışmadık.
Senin kendini bana tanıtamayacağını düşünürsek, en azından ben kendimi tanıtmalıyım. Ben Elif Yılmaz. Evet, biliyorum… Bu ülkede pek çok Yılmaz var. Bu yüzden soydaş olmamız büyük bir tesadüf sayılmaz.
Peki, sana nasıl hitap etmeliyim? “Okur” demeye devam edersem kulağa fazla resmî ve belki de biraz kibirli gelebilir. Oysa ben sana samimi bir şekilde “canım” demek isterdim —tüm arkadaşlarıma öyle hitap ederim.
Belki siz saygın birisinizdir ve bu durumda benim çocukça sevgim, sizin asil duruşunuza karşı bir saygısızlık gibi görünebilir. Bu yüzden “sen” diyerek devam etmek en güvenli yol olacak gibi. Tabii, eğer beni seversen… O zaman benden bahsederken “canım” diyebilirsin. Hatta bu metindeki tüm “sen”lerin üstünü karalayıp yerine “canım” yazabilirsin. İşte o zaman benim en sevdiğim editörüm olursun. Kulağa hoş geliyorsa, metni okurken yanına bir kalem almayı unutma derim.
Sanırım bu kadar tanışma faslı yeter. Henüz hikâyeyi anlatmaya bile başlamadım.
Kim bilir, belki de yalnızca bir ödevin için okuyorsundur bu satırları. Bu durumda gerçekten üzgünüm… Çünkü hikâyem olmasa, belki o ödev de olmazdı. Zaten ben de ödevleri hiç sevmezdim.
Ama merak etme. Şimdi senin için anlatmaya başlıyorum.
Bence en mantıklısı, olayların başladığı andan bugüne kadar her şeyi sana anlatmam.
Her şey, sıradan bir akşam yemeğindeyken başladı.
Geçen günlerde okulda düzenlenen bir etkinlikte tiyatro oyunu sahneledik ve ben başroldeydim. Gösteriyi birkaç kameraman kayda aldı. Hatta bir akşam televizyonda yayınlanacağını söylediler.
Nasıl anlatsam… Sanki içimdeki bütün hücreler aynı anda ayaklandı. O kadar heyecanlıydım ki nefes aldığımı bile fark etmedim. Tahmin edersin ya, işte o büyük akşam sonunda gelmişti. Televizyona çıkacaktım.
Biz mutfakta yemek telaşındayken, abim çoktan televizyonu ele geçirmişti bile. Tahminime göre, yine bir film izleyecekti. Senin de bir abin varsa, yaşadıklarımı anlaman daha kolay olur. Yoksa biraz zor olabilir.
Her neyse, yemeği yere serdikten sonra abimle televizyon kumandası yüzünden küçük bir tartışma yaşadık.
Tartışma her ne kadar onun lehine sonuçlanacak gibi görünse de, üstüne dökülen bir bardak ayranı sinirle temizlemek için banyoya gitti. O banyoya giderken kumandayı unuttuğu için zafer sonunda benim oldu.
Şimdi yapmam gereken tek şey, oturup kardeşimi beklemekti. Tabii, banyodaki huysuz olanı değil; ekmek almak için gönderdiğimiz küçük kardeşim Murat’ı. Her şey hazırdı.
Onun kapıyı çalmasını beklerken dışarıdan bağırmalar duyduk. İlk başta, her zamanki gibi bir kavgadan çıkan çığlıklar sandık; fakat sesler yükselince gerçekler biraz daha gün yüzüne çıktı. Özellikle yükselen tiz bir çocuk sesinin “Deprem oluyor!” demesi, hepimizi bir anda şoka uğrattı.
Tüm ev halkı, kendi canı için çırpınırcasına ayağa kalkmaya çalıştı; fakat büyük bir sallantı başlayınca annem ve ben tekrar yere düştük. Babam, dengesini koruyarak odanın kapısının kenarındaki duvara yaslandı ve elleriyle başını korumaya aldı. Zavallı anneannem ise hâlâ oturduğu yerden kalkamamıştı bile. Sallanma çok şiddetliydi; sanki yer ayaklarımın arasından kayıyordu. Üçüncü katta oturmamıza rağmen, sallantının bu kadar şiddetli olması oldukça şaşırtıcıydı.
Yaptığım benzetmeyi fark ettin mi? Sanırım kendimi geliştiriyorum. Umarım anlattıklarım hoşuna gidiyordur. Eğer tam ortasında sıkılıp bırakırsan, yazdıklarımın hiç anlamı kalmaz ve arkadaşlığımız da yarım kalır.
Tamam, lafı uzatmadan devam ediyorum. Ödevin için acelen olduğunu anlıyorum. Son geceye bıraktığın paragraflarca yazıyı yazmadan önce, bunu uyuya kalmadan okuman gerek.
Senin için üzüldüm açıkçası. Sırf öğretmenin ödev verdiği için dertlerimi dinlemek zorunda kalıyorsun. Bunun için lütfen beni suçlama. Sonuçta ben olmasam, başkasının derdine ortak olacaktın.
Ayrıca ben, senin sıkılmaman için kalan olayı anlatırken betimleme, örnekleme, karşılaştırma gibi şeylerden özellikle uzak duracağım. Bu sayede sen de olayı rahatça anlayıp yorumlayabileceksin.
Aslında istesem de çok fazla betimleme yapabileceğimi sanmıyorum. Ben ne canlı taş omurgalılardan anlarım ne de duyguları olan eşyalardan.
Betimleme yaptığımda, örneğin bir masayı anlatırken rengini, kaç ayağı olduğunu falan sana söyleyebilirim. Hatta istersen, baktığımda ne kadar değerli olduğunu da. Ancak onun hissettiklerini, yaşadıklarını asla anlayamam.
Tamam, şimdi olaya dönelim. Annem ve ben, kendimize zor da olsa güvenli bir yer bulabildik nihayetinde. Ellerimi, babam gibi başımı koruyacak hâle getirdim ve birkaç saniye bekledim. Annemin çığlığı beni benden alana dek tek düşünebildiğim şey, bu sallantının ne zaman son bulacağıydı.
“Anne!” diye haykırıyordu annem, boğazını yırtarcasına. En son babamla kavga ederken kendini tutamayıp bu kadar bağırmıştı sanırım; hatta o bile bunun yanında sönük kalırdı, diyebilirim.
Yaşlı anneannem, sallantının şiddetine karşı koyamadığı için oturduğu yerde bile dengesini zar zor koruyordu. Nihayetinde emekleyerek güvenli bir yere geçmeye çalıştı; fakat geçtiği yer, geçenlerde komşumuzun “eski” diye attığı, ama benim anneme yalvar yakar zorla eve aldırdığım büyük kitap rafının önüydü.
Neler olacağını tahmin ettiğini ya da en azından kafandan bir senaryo geçirdiğini biliyorum. Evet, çok tahmin edilebilir; ama ben yine de senin de olayı gerçekten yaşıyormuş gibi hissetmeni istiyorum. O yüzden her ayrıntıyı atlamadan anlatacağım.
Sallanan raftan düşen birkaç kitap, anneannemin cılız sesiyle yardım çığlıkları atmasına neden olmuştu; ama asıl kötü olan, babamın sabitlemediği rafın tamamen devrilmesiydi. Sana bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Doğrusu, yazarken hâlâ elim titriyor; hatta beş dakikadır “anlatsam mı?” diye düşünüyorum. Hassas biriysen, şimdiden özür dilerim.
Annem de tam o sırada çığlık atmıştı. Kulaklarım hâlâ çınlarken, annem sallantıya rağmen olduğu yerden koşarak anneannemin yanına gitti; giderken bir kez tökezleyip duvara çarptı, ama bir şey oldu mu tam bilmiyorum. Anneannemin üzerine devrilen rafın yanına vardı ve kaldırmaya çalıştı. Bir yandan da babamı çağırıyordu; ama babam hâlâ köşesinde, etrafında kimse yokmuş gibi içine kapanmış, tehlikenin geçmesini bekliyordu.
Oysa babam hep övünürdü cesur olduğuyla ilgili; “kimse karşımdan duramaz,” derdi. Ben de güçlü bir babam olduğu için övünür, sürekli arkadaşlarıma onu ne kadar sevdiğimden bahsederdim.
Şu an ise, yıkıntının altında kalsam, bağırsam da beni duymaz; duysa bile duymazdan gelirdi gibi hissediyordum. Ben bunları düşünürken sallantı nihayet durmuştu ve annemin “Elif!” diye attığı çığlıkları duymaya başlamıştım.
Hemen onun yanına gidip rafı kaldırdık ve anneannemin ezik, çürük ve kanlar içindeki bedenini dışarı çektik. Artık bağıramadığı için ondan sadece güçsüz inlemeler duyuyordum. Annem ise tüm gücüyle haykırarak ağlıyor, ona sarılıyordu.
Ben kandan çok korkarım; o yüzden onu görünce biraz tuhaf oldum. Midem bulanıyor, vücudum titriyordu. Olayın şokuyla birlikte tuhaf bir ruh hâline bürünmüştüm.
Bir yanda kanlar içinde anneannem; ona sarılıp ağlayan annem… Köşede tir tir titreyen, korkusuz görünen babam vardı. Banyoda ise ne olduğunu bilmediğim abim ve “Abla!” diye bağıran Murat…
“Abla!” diye bağıran Murat? Evet, bu soruyu kendime sorduğumda tüm algılarım bir anda ona yoğunlaştı ve Murat’ın “Geliyorum, abla!” lafıyla istemsizce, “Murat!” diye tiz bir çığlık atarak kapıya doğru koştum.
Senin de benim Murat’ım gibi dünyalar tatlısı bir kardeşin var mı? Eğer cevabın “evet” ise çok şanslısın. Ara sıra küçük tartışmalar yapsanız da zor günlerinde yanında olmak istediğin bir kardeşin olması çok güzel. Ben onun ablası olduğum için çok şanslıyım ve eminim o da aynı şekilde düşünüyordur.
Her neyse, Murat için kapıya koşana kadar o da kapıya ulaşmıştı. Ona kapıya geldiğinde dizlerime çöktüm ve sıkıca sarıldım. İlk fark ettiğim buz gibi olduğuydu. Korkudan tir tir titriyordu, gözleri ise ağlamaktan kan kırmızısı olmuştu. Sadece kollarıyla sarılmakla yetinemeyip bacaklarını da belime sararak adeta vücuduma yapışmıştı. Ben de bir elimle belini tutarken diğer elimle yumuşak, açık kahverengi saçlarını okşuyordum.
Başını omzuma yaslamış, tükenmiş gücüyle ağlama ve yutkunmalar içinde benimle konuşmaya çalışıyordu; fakat her kelimeden sonra üzerindeki şok etkisiyle kelimesi boğazında düğümleniyor ve baştan almak zorunda kalıyordu.
Henüz Elif ve abla kısmından ileri gidememişken iki elimle koltuk altlarından yavaşça tutup biraz geriye doğru ittim; yavaşça bacakları ve kolları çözüldü. Daha sonra kan çanağı gözlerini gözlerime kilitledi; onu bıraktığımda yavaşça başını öne eğip tekrar yutkundu. Gözlerinde hem beni tekrar görmenin neşesi hem de yaşadığı olayın korkusunu taşıyordu.
Ona her şeyin geçtiğini anlatmak için önce hafifçe başımı sağa yaslayıp nazikçe gülümsedim. Daha sonra elimi uzatıp gözünden akan büyük damlayı sildim. Çok şanslı olmalıyım ki tam ağzımı açtığımda tekrar büyük bir sallantıyla kapıya çarptım. Murat da dengesini zar zor korudu; ancak gözleri tekrar korkuyla büyüdü ve enerjiyle dolmuşçasına bir çığlıkla “Anne!” dedi ve kendine yol açmak için beni kenara itip içeri daldı.
Dengem zaten bozulmuşken bir de Murat’ın dokunmasıyla yüzüstü yere kapaklandım. Murat’ın içeri gitmesi çok kötü olmuştu aslında; keşke dengem bozulmasaydı da onu içeri giremeden tutabilseydim.
Yazmaktan yorulmaya başladım, belki sen de okumaktan yorulmuşsundur. Eğer istersen kendine bir kahve molası verebilirsin; ben de biraz nefes alayım. Burada oksijen sıkıntısı çektiğim söylenemez ama ortam oldukça daraltıcı. Eh, tabii henüz olayı anlatmadığım için hikâye akışının bozulması normal. Ama bunu dert etmeyecek kadar iyi anlaştığımızı düşünüyorum artık. Sen hâlen burada olduğuna göre artık dost olmuş olmalıyız.
Ödevin için bile olsa beni dinleyip dertlerime üzülmen, bizim artık arkadaş olduğumuzu en azından kendi tarafımdan ilan etmemde bir sakınca görmüyorum. Benim gibi Murat için endişe etmen de çok ince bir davranış.
Aslında belki bu hikâye çabuk bitsin, her şeyi öğrenmek istiyorsun; üzgünüm, burada bulduğum defterde hâlâ çok fazla sayfa var. İstersen okuyan birinden ne olduğunu birkaç cümlede dinleyebilirsin ama o zaman, canım, seninle benim aramdaki dostluk hiç var olmamış gibi olurdu.
Düşünsene, herhangi birinden “Deprem oluyor, Elif başına gelenleri anlatıyor” diye iki kısa cümlede her şeyi açıklarsa o zaman hiç tanışmamış oluruz. Bu beni gerçekten çok üzüyor.
Lütfen, eğer hikâyemin özetini biri isterse ona git ve kitabı oku; Elif kendi anlatsın sana, tamam mı? Eğer o sözü duyup da buraya geldiysen çok teşekkür ederim; çok anlayışlısın.
Nerede kalmıştık bu arada? Heh, hatırladım: Murat beni itip anneme doğru gitmişti. Kahveni aldıysan anlatmaya devam ediyorum.
Evet, Murat’ı itip gittikten sonra halıya takılarak yere düştü. Ben de ani bir refleksle ayak bileğini tuttum ve onu kendime doğru çektim. Ben ayağını çektiğim için kafası yere çarptı ve tiz bir çığlık attı. Ben kendimi hızlıca toparlayıp diğer elimle de bacağını tutup onu hızla kendime çektim. O direnmeye çalışıyordu; fakat ben zor da olsa onu kucaklayıp ayağa kalkmayı başardım.
Kapının arkasından babamın hırkasını aldıktan sonra hızlıca kapının önündeki terlikleri ayağıma geçirdim ve hızlı adımlarla ilerlemeye çalıştım; fakat önceki sallantıda kısmen çatlamış olan basamaklardan biri, ben üzerine basınca tamamen kırılarak bir aralık oluşturdu ve ayağım bu boşluğa girdi. Hızlı yürümeye çalıştığım için aniden beni durduran bu boşluk yüzünden öne savruldum ve Murat’ı düşürdüm.
Murat biraz yuvarlandıktan sonra aşağıdaki kata gelince bir yere tutunup durmayı başardı. Bunu bu kadar normal anlatmamın sebebi, üzerinden çok zaman geçmiş olması ve ona ciddi bir şey olmamış olması.
Sen benim kötü biri olduğumu düşünmüyorsun değil mi? Eğer böyle bir izlenim bırakıyorsam bunun nedeni yaşadıklarım ve şu anki durumdur. Bunun için en son suçlanabilecek kişi benim.
Eminim sen de en az benim kadar iyi birisindir. Aslında bakarsan bence herkes bir yerlerde iyi biridir. Bazıları için iyi olmak, özel yerlerde veya özel birilerinin yanında olmak zorundadır. Belki sen de öyle birisindir. Senin iyi hissettiğin yere de iyilik ve neşe saçıyorsundur.
Ah! Seninle tanışamamak çok kötü oldu. Eminim benim yanımda da iyi olmak isterdin. Hem ben de senin dertlerini dinlemek isterdim. Belki senin de anlatmak istediğin şeyler vardır ama güvenecek birisi yoktur çevrende. Bu çok üzücü bir durum. Benimle istediğin her şeyi paylaşabilirsin.
Bak, yine hayallere kapılıp samimiyetimizi artırmaya çalışıyorum. Ne sen benimle dertlerini paylaşabilirsin ne de ben dinleyebilirim. Şu saçma taşlar tüm güzelliklere engel oluyor. İçeri giren ışık hüzmesi dışında sizlerle hiçbir bağlantım yok. O da kim bilir kaç metre yukarıdan geliyor.
Buradan canlı çıkabileceğimi hiç sanmıyorum. Her neyse, olaya dönelim.
Ben ayağımı çıkarmaya çalışırken bina adeta yerin içine çöktü ve kardeşim Murat ile ben üst üste iki mezar arasında kaldık; aramızdaki tek bağlantı bir karışlık bir delik. Onun dışında hiçbir şey yok.
Böyle işte… Bilmiyorum, ilgini çekti mi, üzdü mü ya da artık ödevini yapabileceğin için mutlu musun. Her neyse… Şimdilik diyebileceğim bir şey kalmadı. Kendine iyi bak.