"O herşeyi biliyor(?)"
Karanlık boşlukla aramda, bir tek son anda yetişip tutunduğum yer vardı. Kendimi, yukarı zor da olsa çektikten sonra, zeminde uzanarak az önceki atlayışın ve düşeyazmanın heyecanını atmak için gözlerimi kapatıp biraz nefeslendim.
Ses, ben konuşmayınca panikledi. "Neler oluyor, başardın mı?" diye sordu, ama sesi şaşırmışa benzemiyordu. "Yine mi aşağı düştün?" dedi öfkeyle, kendi kendine. Sinirli bir iç çekişin ardından, "Uyan artık, uyanmadın mı hâlâ?" diye ekledi.
"Ne uyanması?" diye cevapladım sesi. Ses ise kendini tekrar edercesine devam etti: "Etrafına boşuna bakma, ben kafanın içindeyim."
Neler oluyordu? Ses, hafızasını mı kaybetmişti? Hayır, olamazdı. Yine mi aşağı düştün? Düştüğümü mü düşünüyordu?
"Ben..." dedim, ama devamına ne getireceğimi kuramamıştım. Bir iki saniye durakladıktan sonra, "Ben karşıdayım" diyebildim sadece. "Başardın mı? Vay be, yeniden başlıyoruz sanmıştım bir an. Hadi, devam edelim, acele etmemiz gerek."
"Yine mi aşağı düştün mü dedin sen? Ben buraya daha önce düştüm mü?"
Ses bir süre bir şeyler söylemeye çalıştı, fakat birkaç uzun sessizlikten sonra söyleyeceği şeyden vazgeçti. "Senin korkup atlamaktan vazgeçmemen için söylemek zorundaydım. Zaten atlarken bile kendine güvenemediğini söylemiştin."
Doğruydu. Az önceye kadar neredeyse başaramayacağımdan emindim. İçimde bunun dışında tuhaf bir his daha vardı. Sanki şimdiye kadar her şeyi izliyordum da, şu an tam olarak kendimdeyim gibi.
Az önce atladığım çukura baktım. Buradan gerçekten de ben mi atladım? Aklımdan ne geçiyordu ki? Ayrıca bu ses de neydi? Neden bunları bu kadar çabuk kabullenmiştim?
Tüm bu soru işaretleri kafamda dönerken ses tekrar konuşmaya başladı: “Beni anlaman gerek. Bu döngüden kurtulmalıyız. Onlar geliyor. Onlar gelmeden gitmemiz gerek.”
“Kimler geliyor?” dedim.
Ses, cevabımı duyar duymaz konuşmasını hızlandırdı. “Onlar… o beyaz şeyler. Ne olduklarını bilmiyorum ama peşimizdeler. Onlar bizi aramaya başlamadan, varmamız gereken yere ulaşmamız gerek.”
Açıkçası bunu duyunca pek korkmadım. Kendime gelmiş olsam da hâlâ içimde yeni uyanmanın verdiği bir duygusuzluk vardı. Yalnızca sorularıma yanıt almak istiyordum.
“Burası nasıl bir yer tam olarak?” diye sordum.
Ses bunu duyunca konuşmasına hafif bir sitem yükledi. “Dedim ya, ben de bilmiyorum diye. Ne anlatıyorum ben burada? Elimizde en az olan şey vakit ve sen onu boşa harcıyorsun.”
Sese birkaç soru daha sormaya hazırlanıyordum, fakat etrafa göz gezdirirken az önce geldiğim yolun başında, bana doğru hızla gelen iki beyaz siluet gördüm.
“Bunlar da ne?” dedim ve son hızımla koşmaya başladım. Ses ise artık paniklemek yerine azarlıyordu: “Sana acele etmeni söylemiştim. Şimdi hızlı ol ki yakalanmayalım.”
Hızla ilerlerken ilerde yolun ikiye ayrıldığını gördüm. Sese daha sormadan, o “Sola gideceksin” dedi. Açıkçası beni gördüğünü hissettim o an, ancak şu döngü şeyinden dolayı, ileride soracağım tonlarca şeyden biri arasına girmeyi hak etmedi bu soru.
Sesin önceden söylemesiyle, ileride önce yolun ortasındaki sağa sapan yola, ardından da tekrar bir yol ayrımından sağa ilerledim. Bir yerde bana "Şimdi durursan…" dediğinde aniden hızımı kesitim ama "Şimdi durursan… evet, şimdi kötü olur." diye devam ettiği için aniden yine hızlandım. Arkama her baktığımda, o beyaz gölgeler aynı mesafede peşimde olduğundan, yavaşlama fırsatım olmamıştı.
Fakat bir sonraki sola dönüşte, sesin rehberliği ile girdiğim kapıdan ve kapının altından hızla geçişlerini görmemle birlikte, nihayet nefes alma vakti gelmişti.
“Sanırım geçmiştirler artık. Bir süre güvendeyiz,” dedi ses.
Göremediği hâlde her şeyi görüyormuşçasına yorumlayabilmesi hâlâ biraz tuhaftı. Ona soracağım tonlarca soru vardı, ancak o an nefesim oldukça düzensizdi.
“Sanırım bir şeyler sormak istiyorsun. Merak etme, bir süre buradayız. Oturup dinlen, daha sonra ne sormak istersen sorabilirsin. Ama unutma, söylediğim zamanlar harekete geçmezsen yine o beyaz gölgelerden koşarak kaçman gerekecek. Ve bizi gördüler artık; şu andan itibaren aramaya başlayacaklar.”
İşte yine yapmıştı. Artık yalan söylüyor olabileceğinden şüphelenmeye başlamıştım. Sadece gördüklerimi değil, yaşadıklarımı, hatta düşüncelerimi bile biliyordu. Bunca şeye rağmen haklı olması, bir nebze de olsa iticiliğinin önüne geçiyordu.
Evet, dediğine göre bir süre bu odadaydık. Uyandığım oda ile neredeyse birebir aynıydı. Ama burada tuhaf olan bir şey vardı: benim odamın üzeri, hafif bulutlu mavi bir gökyüzüyle çevriliydi. Burada ise sarımtırak bir gökyüzü aydınlatıyordu her yeri. Benim odama göre nispeten daha sıcaktı.
Sıcaklığın ve yorgunluğun etkisiyle vücudum mayışmaya başlamıştı. Merakımın önüne geçen yorgunluğuma yenik düşüyordum. Gözlerim beni artık taşımıyordu.
Ben de bu duyguya yenik düşüp, odanın köşesinde sıcak zemine yattım; o güzel duyguya esir olmayı bir ceza değil, bir ödül olarak kabullendim ve tüm algımı ona teslim ettim.