"Bir sonucu olan herşey gerçektir."
Tüm bu felaketin ortasında, o büyük bir dinginlik içinde görevini yerine getirmeye odaklanmıştı. Etrafını çevreleyen ateş halkasını görmezden geliyor, elindeki kemanla o an aklına gelen nota parçalarını oldukça ahenkli ve zarif bir biçimde çalıyordu.
Etrafını saran geniş ormandan çıkan alevler, bulunduğu bölgeye henüz tam olarak ulaşamıyor; ancak gitgide yaklaşıyor, kaçılması gereken daha büyük bir tehdit hâline geliyordu. O ise bu büyük alevleri elindeki kemanla mest ederek sonunda duracaklarını düşünüyordu.
Kudretli ateş çemberi, bunun işe yaramadığını adeta bağırarak üzerine koşar adım geliyordu. Bir süre sonra yakacak odun kalmamıştı; ama o, sıcak kırbaçların üzerine vuracak kadar yakındaydı. Her darbe, yeni bir iz, yeni bir duygu taşıyordu.
Ama tuhaf olan bir şey vardı: O keskin kırbaçlar canını yakmıyordu; sadece vücudunda kırmızı izler bırakıyordu.
“Acaba…” diye düşündü bir an. “Acaba ateşin hep can yakacağını düşünmem yanlış mıydı? Ateş can yakmaz mı ki?”
O an, ateşin can yakmaması, can yakması gerektiği düşüncesinden daha doğru geliyordu.
Bu düşünceler silsilesinin ortasında ateş, nihayet canının yanmadığını anlayıp elindeki kemanı hedef aldı ve tutuşturdu. O an içini bir tedirginlik kapladı. Ateş için çalıyordu; onun istediği notaları çalacaktı ve o da istediğini alıp mutlu bir şekilde ayrılacaktı.
Kemanın dört telinden en kalın olanı o anda koptu. Notalar parçadan eksilmeye başladı. Kalan tellerle daha hızlı çalıp telin eksikliğini kapatmaya çalıştı. Ateş huzursuzlaşıp daha da gürledi.
İkinci tel de yanmaya başlayan kemanın üzerinden koptu. Artık parça çok kaotik bir hâle geliyordu. Umudunun ve sakinliğinin yerini huzursuzluk almaya, sabrı ise bir tel gibi gerilmeye başlamıştı.
Ama ateş mutlu değildi. Bir teli daha aldı elinden. En ince tel kalmıştı geriye. Artık birkaç ince nota dışında elinde hiçbir şey kalmamıştı. Bu notalar üst üste geldiğinde kulak tırmalıyor, dayanılmaz oluyordu.
İlk defa o an bir şey hissetmeye başladı. Kulağı çınlıyordu. Ateşin kırbaçları ona işlemezken, elindeki keman artık kendisinin dayanamayacağı bir hâle bürünmüştü.
Gözlerini kemana çevirdiğinde son tel sert bir şekilde kopup sol gözüne geldi. Gözlerini kapattı. Artık önünü göremiyordu.
Ateş de mutlu olamamıştı. Kemanının telleri yoktu. Artık çalamazdı. Elindeki odun parçasını yere bıraktı. Kendini, çabasını yanıtsız bırakan soğuk ateşin kollarına bıraktı.
Duygular silikleşmeye, algılar kaybolmaya, belirsizlik hüküm sürmeye başladı. Bir süre bu boşluk varlığını sürdürdü. Daha sonra ise düşünceler kendi aralarında fısıldaşmaya başladı. Ne olduklarını duyamıyordu; tek bildiği, bunların ona ait olduğuydu.
Fısıltı dehlizinde bir süre oyalandıktan sonra kendini fısıltılara cevap verir hâlde buldu. O an, gerçekten bir şeylerin ters gittiğini anladığı ilk andı.
“Ben neden buradayım?” diye geçirdi içinden.
Ateşin tekrar yakmadığını görmek istedi ve gözlerini açtı. Ancak karşılaştığı şey, ormanı saran kudretli soğuk ateş değildi. Bir anlığına bir duvar ve önünde duran bir kapı gördü; fakat gözüne gelen yoğun ışık huzmesiyle gözleri kamaştı.
Bu şokla birlikte duyuları aniden yerine geldi ve bir süredir sessizleşen kemandan gelen kulak çınlaması tekrar kendini göstermeye başladı. Gözlerini ovuşturup tekrar açtığında, beyaz duvarı ve karşısında duran ahşap beyaz kapıyı daha net seçebilir oldu.
Etrafı dört yönden duvarlarla çevrelenmişti ve bu duvarlar metrelerce yukarı uzanıyordu. Yukarısında ise beklediğinin aksine mavi bir gökyüzü ve beyaz bulutlar vardı. Güneş görünmüyordu; fakat etraf, güneşin aydınlattığından bile daha aydınlıktı. Zeminin çimenlik olması ise bu yerde en beklemediği şeydi.
O, etrafın tuhaflığını düşünürken kulağında kemanın gıcırtısı yankılandı.
“Kahrolası şu keman,” diye geçirdi içinden. Daha sonra da, “Ne kemanı?” diye şaşırdı.
Unuttuğu rüyadan sesin geldiğini düşünmemişti. “Nereden aklıma keman geldi?” diye düşünürken rüyasını daha da kaybetmişti.
Tam düşünmeye çalışırken aniden bir ses dikkatini dağıttı:
“Uyanmadın mı hâlâ?” diye bir ses yankılandı. Karşısında kimse yoktu; ses sanki kafasının içinden geliyordu.
Etrafına bakındı ama ses, onu görmüş gibi devam etti:
“Etrafına boşuna bakma. Ben kafanın içindeyim. Sana her şeyi açıklayacağım ama acele etmeliyiz.”
Sesin bu inandırıcı tonu, kafasına “Acaba gerçekten kafamda mı?” sorusunu ekledi.
Ses, fazla düşünmesine izin vermeden tekrar lafa girdi:
“Sana diyorum, düşünmeyi bırak ve acele et. Sıkıldım artık bu yerden.”
Sesin tonu gerçekten de sıkılmış gibiydi.
“Burası da neresi?” dedi. Kafasındaki tonlarca soru arasından dudaklarına ulaşabilen bu olmuştu.
“Merak etme, açıklayacağım. Ama lütfen fazla sorgulama ve acele etmeye çalış. Önce ayağa kalk ve şu kapıyı aç.”
Sesin bu emrivaki tonu onun için güven vericiydi. Zor da olsa ayağa kalkıp yavaşça kapıya yöneldi ve kolu çevirdi. Ancak hiçbir şey olmadı; kapı kilitliydi.
“Şey…”
Ses sözünü kesti:
“Biliyorum, kapı kilitli. Kapıyı sıkıca tutup kendine çek ve sonra omzunla hızlıca it.”
Bir süre odaya göz gezdirdi, daha sonra tekrar kapıya baktı. Kolundan tutup kendine çekti, daha sonra derin bir nefes alıp tüm gücüyle kapıyı itti.
Kapı, haşin bir şekilde onu dışarı savurarak açıldı.
“Açıldı,” dedi sadece.
Ses mutlu gibiydi:
“Güzel. Önündeki koridoru görüyorsun. Dümdüz yürü. Yürürken kafanı toparlayalım. Eminim yine birçok sorun vardır. İlk neyi merak ediyorsun?”
Soru mu? Evet, soracağı çok şey vardı ama hâlâ kendine gelememişti. O an buranın bir rüya olabileceği fikri aklına geldi.
“Evet, bu bir rüya. Birazdan her şey bozulacak, ben de uyanacağım,” diye düşündü.
Ama hiçbir şey olmadı. Duvarlar yerindeydi. Hava serin esiyordu. Nefesi sadece tuttuğu için daralıyordu.
Uyanmak için gözlerini kapattığında, yerdeki bir taşa takılıp yüzüstü yere düştü.
“Aaah!”
“Hey! Bir şey mi oldu, iyi misin?”
“Yere düştüm.”
“İyi misin peki?”
“İyiyim ama neden hâlâ uyanmadım?”
“Ne uyanması?”
“Burası rüya değil mi?”
“Rüyada falan değilsin. Az önce düştün ve canın yandı.”
“Evet, ben de ona şaşırdım. Neden hâlâ uyanamadım?”
“Bekleyerek zaman kaybediyorsun.”
“Sessiz ol. Uyanmak istiyorum.”
“Uyanmayacaksın. Ama beklemek istersen bekle. Yetişmemiz gereken yere varamazsak, uyanacağın bir rüya da kalmayacak.”
“Neyden bahsediyorsun?”
“Burada sadece biz yokuz. Seni gördüklerinde peşine düşecek olanlar da var.”
“Peşime mi düşecekler?”
“Şu rüya saçmalığını bırakıp yola koyulursan anlatırım.”
Sesin çabası sonunda meyvesini verdi ve artık yerinden kalkıp tekrar yürümeye başladı.
“Neresi burası?”
“Bilmiyorum, açıklaması zor. Tek bildiğim tuhaf olduğu.”
“Peki sen bunu nereden biliyorsun?”
“Sen anlattın.”
“Ben mi? Hiçbir şey hatırlamıyorum. Sana ben anlatmış olamam.”
“Uzun zamandır buradayız ve sen sürekli bir şekilde hafızanı kaybedip her seferinde aynı odada uyanıyorsun. Önceden anlattıkların kadarını biliyorum.”
“Peki sen nasıl hatırlıyorsun?”
“Bilmiyorum, benim de senden fazla bildiğim bir şey yok. Tek farkım, bu döngüde daha uzun süredir olmam.”
“Sen kimsin peki?”
“Maalesef bunu da bilmiyorum. Buraya ilk düştüğümüzde benim de hafızam silinmişti.”
“Peki şey…”
Ses bu sefer bıkkınlıkla sözünü kesti.
“Şimdilik bu kadar soru yeterli değil mi sence?”
“Yürürken sorabilirsin dedin ya.”
“Evet ama bu kadar üst üste sormana gerek var mı?”
“Hafızamı kaybettim, unutmadıysan.”
Ses bir süre cevap vermedi. Bu sırada önünde büyük bir çukur belirdi ve yürümeyi bırakarak bir süre bekledi. Ses, gerginliğinden uzak bir sakinlikle devam etti:
“Tamam, haklısın. Kusura bakma. Uzun süredir bunları tekrar etmekten sinirlerim gerilmeye başladı, özellikle son seferden sonra.”
“Son seferde ne oldu ki?”
“Pek iyi şeyler değil. Bunu sana sonra anlatsam olur mu? Şimdi ilerlemeye devam et, birazdan ileride bir çukur çıkacak.”
“Çukura vardım zaten.”
“Gerçekten mi? Vay be, çok hızlısın.”
“Buna alışmış olman gerekmiyor mu? Yine ben yürüyorum sonuçta.”
“Bu sefer hızlı yürümeyi tercih ettin galiba. Önceden bu kadar kısa sürede varmazdın.”
Sesin şaşkınlığı sürerken etrafa bakmaya başladı. Önündeki uzun çukur dışında başka bir yol yoktu.
“Burada sadece çukur var. Ne tarafa gideceğiz? Gizli bir geçit falan mı var?”
“Hayır, çukurdan atlaman gerek.”
“Ne!? Çukurun uzunluğu en az 3-4 metre kadar. O mesafeyi nasıl atlamamı bekliyorsun?”
“Merak etme. Önceden de yaptın ve yine yapacaksın.”
Çukurun dibine baktığında, karşı taraf neredeyse görünmüyordu. Karanlık o kadar yoğundu ki, yoğun ışık bile derinliğini anlamasına yetmiyordu. Başının dönmesiyle kendini birkaç adım geriye çekti ve iç çekti. Sonra sese yapamayacağını söylemek istedi; fakat ses oldukça sabırsızdı ve konuşmasına izin vermeden tekrar atladı.
“Bana inanmıyorsan, şu karşıdaki duvara bak. O yazıyı görüyor musun? Onu sen yazdın. Bak, yanındaki duvara da senin midiyi kontrol etmek için aynısını yazdın. İstersen tekrar dene, hafızan olmasa da el yazın aynı. Bak, duvarın dibinde hemen bir parça taş var. Denemek istiyorsan acele et. Bana inandıysan da çabuk atla, buradan fazla vaktimiz yok.”
Solundaki duvara baktığında kahverengi bir taşın izi ile “Ateş” yazıyordu. Aynı el yazısı, çukurun karşısındaki duvarda da vardı. Bir süre yazılara baktıktan sonra denemenin anlamsız olduğunu düşündü.
“Tamam, atlıyorum.”
“Güzel, acele ediyorsun, bunu sevdim.”
Kendinden pek emin olmasa da, kendini hazırlamak için birkaç adım daha geri çekti. Daha sonra karşıdaki düzlüğe baktı; uzaklık göründüğünden daha kısa görünüyordu, fakat hâlâ onun için zordu.
Ses artık konuşmayıp onu beklediğinden, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve çukuru her zaman atlıyormuş gibi düşündü. Hızla kendini ileri sürüp, çukurun tam dibinde sertçe sol ayağını yere bastı ve kendini yukarı doğru fırlattı.
O an zaman donmuş gibiydi. Hava ağırlaşmış, hareketleri ise kısıtlanmıştı.
Atladıktan sonra aklında beliren son düşünce: “Başaramayacağım,” oldu.